Romantik adam olmak January 28th, 2012
Efenim affınıza sığınarak, yazıma, küçüklüğümden beri sapkınca bağlı olduğum tanımlamaları irdelemek faaliyeti ile başlayacağım. Başlıyorum.
Romantizm; sanılanın aksine, sevgiliyle (eşle, nişanlıyla, sözlüyle, yazılıyla, vs.) ilişkiyi, pozitif yönde etkilemek ve güzel bi’ sevgi, aşk, evlilik hayatı aracı olmak, amacı gütmez. (Anlayan el sallasın Feridun Düzağaç abimize!) Kendisi, 18. Yüzyılın sonlarında ve 19.yüzyılın başlarında, avrupada ortaya çıkan bir sanat akımıdır, çok ilginç ve karizmatik bir şekilde tanımlanabilecek bi’ yapıda değildir. Okudukça, izledikçe, dinledikçe bir şekilde fark edilen, hissedilen, bireysel tanımlaması (zorla da olsa) olabilecek ancak genel bi’ tanımlaması olamayacak bir akımdır.
Asıl olarak bir asilik durumudur, klasik edebiyatın katılığına karşı, resmen ‘ergence’ bi’ tepkidir. Klasik edebiyata “bana ne ya!” diyerek ve hayatta en çok takdir ettiğim hareketlerden birini, “bildiğini okumak”, “şeyinin* doğrusuna gitmek” (*: pipisi, çok afedersiniz) şeklinde tabir ettiğimiz eylemi gerçekleştirerek nefes alan bir akımdır. Önderlerimizden Victor Hugo (adamım!) akımımıza büyük destek vermiş ve bu bayrağı elinden geldiğince yukarıda taşıyarak koşar adım ilerlemiştir.
Biraz anarşi taşır içinde, kuralsız olmayı savunur. Her bireyin kendi farklılıklarını onaylar ve herkese istediğini yapma özgürlüğünü savunur. Bildiğimiz üzere, insan kavmi olarak hepimiz birbirimizden farklıyız, hiçbirimiz aynı değiliz, birbirimize en çok benzeyenlerimiz bile bazı konularda çok başka tepkiler verebiliriz, yorumlar getirebiliriz. Bu bizi, sosyal-insan yapan özelliklerimizden biridir. Farklılıklarımız vardır, özellikle birleştiklerinde ve karşılaştırıldıklarında ortaya çıkan şeyler çok başka olacaktır.
Romantizm akımı, insana kendisini, toplumsal yaşamı, sanatı, eylemi ve gerçekleştirmenin ne kadar zor olabileceğini anlatabilecek, ifade edebilecek en keskin, belki de en iyi akımdır. Romantizmi anlayan bir insanın, sanata ve gerek sosyal, gerek bireysel olarak insana bakış açısı kesinlikle değişecektir, kendinden bir şeyler ekleyecek, çıkaracak ya da bazı oluşumları bükecektir(kendine yorumlayacaktır). Sonuçta belli bir olgunluk dönemine girecektir.
Buraya kadar romantizmi genel bi şekilde ifade etmeye çalıştım. Buradan sonra toplayabilirsem güzel bi yazıyla hepimizi şaşırtacağım.
Romantik adam olmak zordur, romantizm üretmeyi, bireysel olarak bir (1) olmayı, birçok konuda, farklılıklarımızı sergilememizi savunur. İster pratik, ister teorik, bir şeyler üretebilmek zordur. İnsan zihni keskin bi’ şekilde işler, ortaya birçok ürün ve yan ürün çıkar. (Kimya 101) Ancak bu ürünler işlenmeden kullanılabilir değildir. Üründen kastım; bir şiir olabilir, yeni bir aerodinamik tasarım olabilir vs. bunun için düşünmek ve beyni sürekli beslemek gereklidir. Her insan bunu farklı şekilde yapar.
Ben mesela! Uçarım mesela, yok yok o başkaydı, bi dakka…
Ben mesela aynı frekansta kalmayı severim, örneğin sevdiğim bir şeyi defalarca yaparım, saatlerce satranç oynarım ya da çalışırım, sevdiğim bi şiiri, bi cümleyi, kitaplardan herhangi bir bölümü, defalarca okurum, sevdiğim bi şarkıyı defalarca, 3 basamaklı sayılarla ifade edebileceğimiz kadar dinlerim.
Dire straits -Sultans of swing
Dire Straits – Brothers in arms
Dire straits – Tunnel of love
Rory Gallagher – Bad penny
Rory Gallagher – Slumming angel
Ozzy Osbourne – Life wont wait
Ozzy Osbourne – I just want you
Ve daha neler neler!
Bu sırada düşündüğüm şeye odaklanmamı ve konudan sapmamamı telkin ederim bilincimin tee en altlarına.
Yalnız kalmak da başka bir yolu, tek başıma, başımı da alıp, uzun yürüyüşlere çıkarız, uzun uzun konuşuruz, konuşma sıkıcı olmasın ve akıcı olsun diye uzun cümleler kurarız özellikle. Karanlıkta yürürüm, korkarım karanlıktan ama işte hasta mıyımdır neyimdir…
Köpek severim mesela.
Bi çiçek bulup mümkünse koparmadan incelerim, yapraklarını, köklerini, gövdesini. Böcekleri severim, yani köpek sever gibi, alırım elime, ayaklarından tutup incelerim canlarını yakmadan. Duyargaları, kabukları, kanatları, gövdeleri, kuyrukları vs.
Satranç çalışırım mesela, özellikle büyük ustaların bazı oyunlarını. En umutsuz konumlarda bile bi’ savunma, bi’ saldırı, bi’ karşı atak “fikri” çıkarabilmek yaratıcılık örneği olur benim için. Bunları yorumlarım, iyice kazırım aklıma. Bi’ şekilde bi’ benzerlik kurup uygulayabilirim diye.
Benzerlik…
Dünyada hiç bi’ şey lineer değildir. Lineer olmayan bi’ şeyi çözmenin tek yolu onu lineer olan başka bi’ sisteme benzetmektir. (Numerical methods in physics)
Hayal gücü ürünleri de lineer, non-lineer sistemlere benzemektedir. Hiç bi’ şeyi yoktan hayal edemeyiz. Maalesef.
“Hassiktir(çok afedersiniz) ulan, bu kadar fantastik kitap yazılıyor, oyunlar kurgulanıyor, filmler yapılıyor, onlar ne?” diyenler lütfen şu anda çıksın gitsin blogumdan. Terbiyesizler! Daha doğru düzgün dinlemeyi bilmiyorlar, cık cık cık. Tüm motivasyonumun içine ettiler ya! Huff!!!11birbir
Hayal gücü benzetmelerle çalışır aslında hayal gücü değil, beynimiz (hayal gücü ürünleri üretmek için).
non-lineer sistemleri, lineer sistemlere benzeterek çözeriz!
Hiç görmediğimiz bi şeyi hayal edemeyiz, hayal etmenin en iyi yolu benzetmelerdir. Şaka lan şaka! En iyi yolu değildir, tek yoludur! (yaa, yaa!)
Tanrı için ilâhi dinler: “yarattığı hiçbir şeye benzemez” der. Hiç birimiz de tanrıyı hayal edemeyiz. (cismen tasvir, tasavvur, tahayyül, hayal edebilen varsa beri gelsin!)
Başka bir örnek de cennet ve cehennem, “cennetten hep açık büfe gibi bahsederler” der sayın Cem Yılmaz, e öyle. Nasıl anlatacaklardı başka abi? Hıı? Nasıl?
Ya da cehennem, hep alevlerle kaplı olduğu söylenir, hatta He elementi (Helium), Hell(cehennem)den türemiştir. Güneşin çok sıcak olduğunu vurgular âdeta. Cehennemi de böyle tasvir etmişler, benzetecek daha iyi bi şey bulan beri gelsin arkadaş. Zirâ yeni tanımlamar hayal gücümüzü geliştirecek.
(Hemen bağlıyorum 1 dakka!)
Deneme 1:
Gece yürüyüşlerimin birisi esnasında, arkamdan çok hızlı bi’ şekilde ayak sesleri duydum, ince ve tiz, giderek de tizleşiyor. (Doppler) Üstelik insan değil, bir hayvan olmalı, 4 ayaklı sesi. Sonra arkama döndüm ve ortalama boyutlarda bi köpeğin bana doğru V hızıyla yaklaştığını gördüm.
Korktum lan!
Hemen en yakın duvara sırtımı verip (çok afedersiniz, götü sağalama alıp) bekledim. Saldırırsa ne yapacaktım bilmiyordum ama tekmelemek seçenekler arasındaydı. Ancak beklediğim olmadı, köpek yanımdan geçti gitti, yalnııız! Köpek beni kovalamıyorsa kimi kovalıyordu ya la? Çok kısa bi’ süre sonra fark ettim ki 3 normalden en az 2 kat daha iri kedi(resmen 3 Şerafettin), köpeği kovalıyor!
Kediler geçtikten sonra aksi yönde tüm gücümle koştum. Bir köpekle baş edebilirdim belki ama 3X2 kedi, aman tanrıııım! Eve nasıl attım kendimi hatırlamıyorum.
Deneme 2:
Hani romantik olacağım ya! Farklı olacağım ben! Özgür ve yaratıcı! Yine beynimi beslemek adına, baharda bulduğum bir tırtıl sürüsünü incelemeye koyuldum. Tüylü, siyah, sarı, kahverengi, gri renkte, farklı desenlerde tırtıllar. Zibil
Yuvalarına yaklaştııım, “ne avamsınız la?” muhabbeti açmaya niyetlendim. Sayıca üstün oldukları için yemedi tabi.
“Neyse!” dedim.
Sesimi çıkarmadan izlemeye koyuldum, yarım saat kadar izledim, dersimin başlama zamanına kadar. Zaman geldi, bıraktım tırtılları derse çıktım. Ancak hep aklımdaydı keratalar, “ne avamsınız la?” muhabbetini açmak istiyordum hâlâ.
“Derse girmesem mi “ diye düşündüm.
“Yok” dedim olmaz, ders “ElektroManyetik Teori (EMT)” dünyadaki en güzel şeylerden biri benim için.
“Ne de olsa bahar, ben yine yakalarım onları, yuvalarının yerini biliyorum” diyerek derse girdim. Ancak hocamız bir toplantıya katılacağı sebebiyle derse gelemeyeceğini haber verdi. Arkadaşlar “Haydee, doğru kantine” derken ben fark ettim ki dizimde bi tırtıl!
“OOAA!” dedim (normalde demem ama! kendisi kendisini biliyor!)
Biraz müsaade ettim gezsin dizimde, bacağımda. Sonra dayanamadım “gel la bura” diyerek elime aldım keratayı, daha yakından inceledim, bir sürü bacağı vardı elemanın. Gözler görmüyor elemanın, şaşkın şaşkın dolanıyor, tabi bi’ elimden diğerine kadar dolanabiliyor çocuk. Zatî, ayrılmış sürüden! Allahtan iyi kalpliyim de organ mafyasıydı, fidyeydi falan üzmedim kimseyi. Nere gideceğini de bilemez tek başına, nere gideceğini bilmiyorsa, nerelerde dolaştığının bi’ önemi yoktur dedim, okulu gezdirdim biraz. Dersliklerdi, kantindi, bölümdü derken. İncelememi yapmıştım,
“keratayı daha fazla dolandırmayayım, sürüden merak ederler”
dedim ve yuvaya götürdüm, vedalaştık falan. Eve geldim. 1 saat kadar sonra avuç içlerim kaşınmaya başladı, herkes hayra yorar, ben de öyle yapayım dedim. Ama ellerime bi baktım, ne göreyim! Bir sürü kırmızı kabarcık olmuş! “ananı avradını!” dedim, başladım kaşımaya, gittim defalarca yıkadım ellerimi, kolonya geçmedi, sonra bulaşık deterjanı, şampuan, çamaşır suyu, çamaşır deterjanı, yumuşatıcı derken evdeki tüm, kimyevî malzemeleri denedim. Geçmedi! Bir hafta kadar o kaşıntıyla yaşadım!
Deneme 3:
Romantik olma girişimlerinden bir diğeri, feribottayım, yanımda 4 ekmek var.
Amaç: Martıları beslemek!
(-Aferin oğlum, aferin çocuğum!)
Montumu sıkıca kapattım, beremi taktım, ekmekleri aldım ve feribotun üst güvertesine çıktım.
Çanakkale’nin havasından mıdır, suyundan mıdır, bilemedim!? Lan kangal köpeği büyüklüğünde martı mı olur?
(Kedilerle olan maceramı biliyorsunuz, her kedi en az 2 standart kedi büyüklüğünde. Yani, bi’ Akdeniz, bi’ iç anadolu insanı, bu kedilerden birini görünce “oha! Bu ne lan?!” tepkisini verecek büyüklükte diyelim. )
“Martı mısın akbaba mısın lan?” derler bi’ kere! Sonunda da güzelce söverler!
Boşa atmaya başladım ekmekleri, suya düşenleri aldılar ilkin, sonra “bedava ekmek” olayını duyan geldi, duyan geldi! 1di ilk, sonra bir tane daha geldi etti 2, sonra 3 oldu, sonra 5, 8, 13, 21, 34!
(oha, fibonacci lan!) (süphanallah!)
Şaşkınlıkla martıları beslemeye başladım, ben atıyorum keratalar kapıyor, ben atıyorum keratalar kapıyor. Çogzel bi faaliyet, ötüyorlar, birbirlerini itip kakıyorlar falan. Ço heyecanlı, çogzel bi macera aslında. Neyse 2. ekmeğin sonuna gelirken fark ettim ki, ekmek alan martılar gitmiyor! Dahası öttükçe daha çok martı geliyor! Hepsi kocaman kocaman anasını satayım! Gittikçe daha da yaklaştılar ekmek kavgası için. Yalnız o kadar yaklaştılar ki elimi uzatsam dokunacağım. 5-10 dakika sonra etrafım sarıldı!
Beslemek amacıyla getirdiğim ekmekleri, kendimi savunmak amacıyla kullanmaya başladım! Normalde birer lokma olarak attığım ekmekleri artık daha büyük parçalar hâlinde atıyordum ama beslemek için değil, uzaklaşsınlar diye. Vurmak için atıyordum lan!
Saldırmaya başladılar mına koyim!
Bi yandan ekmek atarken bi yandan yavaş yavaş kamaraya doğru kaçıyordum geri geri. Ekmekler bitmeye yakın daha da çoğaldılar, hepsi üstüme çullandı. Yarımdan az büyüktü son kalan ekmek, sanıyorum. Hepsini tüm gücümle fırlattım, arkama bakmadan kamaraya girdim, kapıyı da
“Çataaa”
diye kapattım. Nefes nefeseyim, içerdekiler bana bakıyor “ne yapıyor bu mına kodumnu?!” edasıyla.
Hiç bi şey yokmuş gibi geçtim efendi efendi oturdum bi yere. Daha da martı mı beslerim?!
Diyeceğim şu ki, romantik adam olmak zor lan!
Selam, ben Erdoğan. Bağımlıyım. September 4th, 2011
Madde bağımlısıyım, yok değilim. Bağımlıyım ama bağımlı olduğum şey madde değil.
Boşlıkta hacim kaplamıyor, ama çok büyük. Tüm dünyayı kaplıyor.
Kütlesi yok, ama çok ağır.
Onsuz yapamıyorum. 7 yıl kadar oldu, kendisiyle tanışmam. Farketmem demeliyim, daha doğru bir kelime. Hiç bir şeyi bu kadar çok sevmedim sanırım. Sevmek… Hiç bir şeye bu kadar bağlanmadım.
“Asi çocuk” havası atmıyorum, yanlış anlamayın. Hiç öyle biri değilimdir. Sıradan biriyim. Takıntılarım, bağımlılıklarım, sevdiklerim, sevmediklerim var. Hiç biri de uç şeyler değil. Minimalist derler ya, sanırım öyle biriyim. Çok da memnunum.
Bağlanmakla hiç bir sıkıntım yok. Hatta bağlanmayı isteyen biriyim. Hani havuza atlarsın ya, öyle atlarım istediğim şeye bağlanmaya. Bağlanayım isterim, sınırlarım belli olsun. O sınırların dışına çıkamayayım isterim. Bağlandığım neyse, kötü yanlarını görmeyeyim isterim, hatta o kadar çok isterim ki; görmem. Aklıma bile gelmez kötü bi yan olduğu. Bazen de o kötü yanlar bağlanma sebebim olur. Hepiniz gibiyim işte. Ortalamanızı aldığımda ben ediyorum.
7 yıl kadar önce tanıştım demiştim kendisiyle ve o anda bağlandım. İlk deneyimimdi, ilk farkındalık… Müthişti. Öyle olmasa da, benim için yaratıldığını düşünüyorum.
Aslında kendisinden sık sık korkarım. Ama seviyorum sanırım. Sanmıyorum! “Seviyorum” dediğim şeyler için, ona hissettiğim duyguyu referans alıp, onun üzerinden hesaplıyorum!
Kendisinden korktuğumu söylemiştim, ama kendisi beni sakinleştiriyor da. Hem alabildiğine sakin, hem de çıldırtacak kadar huzursuz edici. Ama onlayken her şey susar. O ve ben kalırız sadece. Ben kimseyi dinlemem ondan başka. O da beni dinler sadece.
Konuşmayız, ama birbirimizi dinleriz. Bana şarkılar söyler, ben ona sarılırken… Huzurlu olurum onla. Huzur dediğim şeyi de bu duyguya bağlayıp ölçüyorum. Bu huzursuzluk kaynağının içinde nasıl huzur buluyorum ben de bilemiyorum. Sanırım bir sorunum var, ne olduğundan emin olamadığım. Bazen kısık bir ses duyuyorum, iğrenç bir espri anlayışıyla yapılmış, derin espriler… Ama komik. Espri komiktir, sadece yapan kişinin gönyesini referans almak lazımdır. Espri sınırsızdır da. Sınırlardan nefret eder.
Hani filmlerde eleman maddeyi aldıktan sonra, gözlerini yavaşça kapar ya, unutur her şeyi. En mutlu olduğu yere gider. Aynen öyle oluyorum. Ama en mutlu olduğum yere gitmem, O gelir yanıma, en mutlu olduğum yerle, kucağında. Uyuşturması gerek ya bağımlılık yapan maddelerin. O uyuşturmaz Tamamen hissettirir kendisini, ama her şeyi unutturabilir istersem. Çoğu zaman güçlükle beklerim gelmesini, belli zamanlarda gelir. Ama hep gelir, hiç yüzüstü bırakmadı beni, benim kendisini çok bıraktığım halde! Ellerimin titrediğini bilirim beklerken! O filmlerdeki elemanların nöbetleri, krizleri gibi abartılı olmasa da, ben de nöbetler geçiririm bazen.
Vazgeçemeyeceğim çok şey vardır hayatımda. Ama bunun yeri çok başka. Öyle bi yerde ki; onu ordan çıkarsam… Yok bunu düşünmek bile geriyor beni. Olmaz öyle şey. O orda iyi. “And always will be…” derler ya.
Gece bağımlısıyım ben.
Kuantum Fiziği Sınavından Çıktım January 3rd, 2011
Son zamanlarda üstümde enteresan birşeyler olduğunu farkettim sınavdan çıktıktan sonra. 10 gündür hiç çalışmayarak (içim fesat lan benim) bekledim sınavı.
10 gün boyunca ne vardı aklıma bilmiyorum, zaten dd’den yükseltmeye aldıydım. En fazla kalırım da hep beraber güleriz :) ama sınavım fena değildi. Kalmam gibi geliyor.
Modların beni anlayışla karşılayıp, kendi halime bırakmasını ve bu konuyu silmemesini rica ediyorum. Yeni yıla girdiğimizden beri küfürü bıraktım. Acayip sinir yapıyor. Çekirdek yiyorum paso. “Ne modu len? Burda mod da benim admin de!”
He gelelim son zamanlarda üstümdeki şeye;
T-shirt. Kış geldi, üşümüyorum lan. Kış geldi diye herkes üşümek zorunda mı anasını satayım?
Üşümüyorum. Kan değerlerim normalin 2.5-3 katıymış. Yazları çok sıkıntı oluyor, geceleri uyumuyorum özellikle, dünyanın en soğuk olduğu zamanları fırsat bilip bayram ediyorum her gece. Sürekli soğuk suya giriyorum falan.
He üstümde t-shirt var halen, ev kaloriferli. Acayip sıcak oluyor ya. Deliriyiroum sıcaktan evde. Kalorifer parası veriyoruz hep, ondan kapatmıyorum da kaloriferleri. Niye kapatayım ki? Hem parasını vereyim hem kapatayım. Olmaz öyle şey.
Bi t-shirt almıştım te geçen yaz, siyah, V yaka, resimsiz, yazısız, reklamsız, hiçbir şeysi. Çok sevdim. İlk gördüğüme etkilendim, acayip hem de. Sonra ilk giydiğimde de bağlandım. Bıraktım kendimi… O kadar seviyordum ki! Dümdüz, siyah, resimsiz, yazısız, reklamsız, hiçbir şeysiz. Allahım olamaz böyle birşey! O kadar çok sevmiştim ki onu, en çok sevdiğim biber turşusuna bile ara verdim. Neden yaptım bunu? Çünkü hangisini daha çok seviyorum diye test ettim kendimi… Sonunda ikisini de sevdiğime karar verip, t-shirt’ü giyip 9-10 tane biber yedim. Oh mis.
Bazı arkadaşlarım da çok sevmişti t-shirt’ümü, “çok yakışmış len” falan dediler, ben de kendime has üslubumla “ybsg” demiştim kendilerine, sonra yürümeye devam etmiştim. Acayip komik olmuştu. Çok gülmüştüm.
Dünyadaki en güzel t-shirt’ü bulmuştum lan! Tabi yakışacak anasını satayım! Hem dünyadaki en çirkin, en boktan t-shirt bile olsa seviyordum ben onu! Kime ne! Acayip söverdim aramıza giren olsaydı!!!
Sonra günlerden bir gün, çok afedersiniz işin ustası ve dünyaca ünlü büyük bir yerde hamburger yemeye gittim. Valla keşke hep beraber olaydık da hep beraber yiyeydik. Neyse işte tam da o gün olanlar oldu.
O kalabalığın içinde, herkes benim siyah, düz, dümdüz, V yaka, reklamsız, yazısız, resimsiz t-shirt’üme bakıyordu. Örümcek hislerim bi ipnelik olacağı hakkında beni uyarmıştı ama hamam böceği hislerim “ya s.ktiret olum allasen” demişti de kendisni dinlemiştim. Nerden bileyim ben örümcek hislerimin haklı çıkacağını. Bi an boşluğuma geldi. Hamburgerimi aldım ve tam ısırırken zaman yavaşladı! t0 = t değildi o an! t0 = t/2 belki de t0 = t/3 tü, belki de t0 = t/4 olmuştu!
Einstein’in genel görelilik teorisi geçti aklımdan! Hem de tüm teori, postülatlar, t’nin negatif olması durumundaki matematiksel yetersizlik! Allahım ne kötü bir andı!
Etraftaki herkesin bakışları arasında yağlar hamburgerimden çıktı ve dünyadaki en güzel t-shirt olan, resimsiz, yazısız, reklamsız, düz, siyah, V yaka t-shirt’üme damladı! Allahım 1-2 saniye afalladım. Ne olmuştu bana! Anakin Skywalker’in Darth Vader olduğunu öğrendiğimde, statik sürtünme direncinin, dinamik sürtünme direncinden büyük olduğunu öğrendiğimde ve hatta hareketli elektronların ElektroManyetik Dalga yaydığını öğrendiğim zaman geçirdiğim gibi bir şok ile karşıkarşıyaydım!
O yağ damlasına, t-shirt’ümde gözü olan herkese, tüm insanlığa, gezegendeki her parçacığa, CERN’deki o yaşlı ibişlere,
Newton’a, Leibnitz’e, Heissenberg’e, Planck’a ve bildğim tüm bilimadamlarına hiç durmadan sövdüm! Sövdüm! SÖVDÜM! Bildiğim tüm küfürleri ettim! Hiç tutmadım kendimi, tutamadım!
Sadece sövmek vardı aklımda, sadece küfürler! Her yanımı nefret, hırs, öfke kaplamıştı. Bildiğim tüm küfürleri etmiştim. Nasıl dökülürdü o yağ o güzelim t-shirt’e? Allah belasını versindi o yağın!
Daha sonra beni bekleyen acı dolu günlere doğru yürüdüm. Eve gidip yattım. Sonra uyandım. O yağı çıkaramadım, prille yarım saat çitiledim! Tinerde beklettim, tekrar tekrar yıkadım! Çıkmadı, çıkaramadım!
O t-shirt’lerden var mı diye tekrar bakmaya gittim! Ama yoktu! Lanet olsun ki yoktu! YOKTU! YOKTUUUUU!!!
Sonra hayatıma bir parçam eksik devam ettim. Hayat çok boş geliyordu, lanet olsundu!
5 ay kadar böyle eksik ve mutsuz devam ettim. Zar zor da olsa unutmuştum. Ama hiç bir arkadaşım da gelip teselli etmek için “Montla sıç” esprisi yapmadı. En çok da bu koyuyor!
Sonda kış geldi! 1 ay kadar önce tekrar o mağazaya gitmiştim, büyük bi alışveriş merkeziydi! Ve ayın 7siydi! Büyük gündü, krediler yatmıştı tam 200 tl param vardı! tabi hepsini kiraya verecektim!
Ama bir güç beni t-shirt reyonuna çekti!
AMAN ALLAHIM! NELER GÖRÜYORDUM!!!
“Burası cennet olmalı!” diye düşündüm! Tabi 2010 da söven birisi olduğum için mutluluktan sövüyordum! Acayip hemde! 2 proton parçacığının çarpışıp oraya buraya saçtığı atomaltı maddeler gibiydi küfürlerim, sebepsiz yere her yere, her şeye, gözümün gördüğü her şeye sövüyordum! Gözlerime de sövmeyi ihmal etmemiştim!
O t-shirt’lerden vardı! Hem de birsürü! Zibil gibi! Yeşil, lacivert, siyah, kahverengi! Aman Allahım!
Tüm krediyi yatırıp hepsini almak istedim birden! Ama fizikçi, “zeki” ve egoist biri olduğum için hemen kendi kendime “len saçmalama, bunların hepsi senin bedenin değil” dedim! Ne güzel de düşünmüştüm, yok yere tüm kiramdan olacaktım.
Sonra tüm kendi bedenim olanları aldım! tam 7 tane! Evet 7! YEDİ! YEDİİİİ!!!! YEEEEDİİİİ!!!
Hepsini almıştım, kiramın hemen hemen yarısını vermiştim. Ama olsundu, artık mutluydum. Acı dolu günler geride kalmıştı! Bu da bana yeterdi!
Not: Bu gerçek bir hikayeden alınmıştır. Yukarda adı geçen her şahıs gerçektir.
Bi not daha: Len uzun süredir birşey yazmıyordum, acayip iyi geldi bu :)
Saygılar…
Posted in bu ne lan? | 10 Comments »













